top of page

Aşk Durdukça...

  • aksaliha
  • 17 Tem 2022
  • 4 dakikada okunur

İnsan ki umutlu olsun her doğan güneşte.

Bir yaz daha bulunur, sonsuzluğumuza ve nihayet son buluşlarımıza..

Bir kışı daha ağırlarız, metrolarda ve dolmuşlarda.

Şehirlerin yalnızlığı ve gürültüsünde, kendimizi buluruz.

Yahut kendimizi bulma arayışlarımız devam eder tüm kaldırımlarda.


İnsan ki bilsin aslında her kişide kendinden bir nebze kendini gördüğü,

Bir kent fısıldasın ona, yalnız değilsin diye burada.

Ve çoşkuyla dolsun o an..

Kısacık da olsa.


Ve yine insan bilsin ki, kendisi mutluysa ve öyle mutluluğu temellendirdiği bir şey olmadan,

Yani kendiyle kaldığı bir anda bile etrafa bakabiliyorsa öylece, ışıltılı gözlerle..

O insan bilsin ki, zaten m(umu)tludur kendi içinde..


16.07.2022- Saliha Akın


Selam Millet,


Telaşsız bir yazıyla geldim, öylece de bir ortaya karışık şiir denemesi yaptım. Aklıma Ortaçgil'in ''Sen hele bir sev insanı, gör bak yetmeyecek kitaplar, kütüphaneler'' dizesi geldi. Ortaçgil müthiş bir söz yazarı.. Yahu sen hele sev bir insanı yetmez doymazsın okumaya demek geliyor içimden. Bizleri sevmeye en yaklaştıran şey aşk aslında. Gelen, giden, kalan, dinlenen, sonra tekrar giden ve dahi kalsa da tatmin etmeyen, sürdürülebilir olmayan, görünüşte sürdürülebilir olsa da kendimiz olmadığımız, tüm duygularımızı anlatmadığımız, gerçeklerimizi, zayıflıklıklarımızı, kırılmışlıklarımızı, acılarımızı, tüm coşkumuzu anlatamadığımız, biraz anlatsak bile karşıda ifade bulamadığımız, zorlandığımız, tutunduğumuz, yalan söylemek zorunda kaldığımız aşklarımız ve ilişkilerimiz değil mi? Çünkü insan başka türlü sevmeyi beceremiyor yani öyle bir seçenek olduğunu bilmiyor. Ya birini severiz ve olmaz tüm dünyaya anarşist oluruz sonra birini sever ve tüm dünyayı da severiz dağına taşına kadar.. Birinde blokajlarımız oluşur başkasına son derece sınırlar çizeriz, belki hiç haketmez. Birinde fena dağıtırız, başkasında kendimizi toplarız falan derken bu sonsuz bir döngü olur gider. Fena karma yaratırız, dramaya teslim oluruz falanlar filanlar.. Aslında biraz renk versek yetmez mi birbirimize. Ki veriyoruz da zaten. Bazen gri, bazen capcanlı. Hepimiz birbirimizin renkleriyle devam ediyoruz bu hayata. Hepimiz birbirimizden kalan armağanlarla şu an her neredeysek bir tek oradayız. Ve buradan bakınca şükran duymamız gerekir bu hayata. (Bak buraya kadar anlarsak, herkesi affederiz ve sonrasına ümitle bakarız, buraya kadar çözüldüysek yaşadık :)) Sonra daha derinleşebilirsek hepsinin aslında bizden yani istediğimiz kişiliğe dönüşmekten olduğunu görürüz de, bunu görene kadar sanırız ki her şey karşıdaki kişiden kaynaklanır. Hayatta ki her tür ilişkimiz dönüştürücüdür aslında. Hiç yalan söylemiyim çoğumuz bu kadarına derine inme kapasitesi sahip değil. Hiç yalan söylemiyim diyince aklıma bir arkadaş geldi, ne zaman söze hiç yalan söylemiyim diye başlasa kesinlikle yalan söylerdi :) Bunu ilk keşfettiğimde içimden gülmüştüm ama hiç çaktırmadım. Neyse uzun bir giriş yaptım yine çoğu zaman ki gibi. Ama oldu uzun zamandır yazmayalı özledim, napayım. Umarım keyifler yerindedir herkeste tatil dönüşü. Böyle konuşur gibi oluyor hoşuma gidiyor, öyle salt bir yazıyla gelmedim zaten. Salt bir konu bulmak hem çok okuma, dinleme ya da daha doğrusu bunları derleme işi. Yani bir düzen ve disiplin işi. Öylece akışta yazacağız yine belli ki. İlla bir konumuz çıkabilir, dediğim gibi telaşa gerek yok, keyifle okunacak bir yazı olmalı, yapılan her şey keyifle yapılmalı hayatta. Geçiciliği anlıyorsak hayatın, idrak edebiliyorsak bunu keyifle geçelim.

Telaş etme arkadaşım, burada kalıcı değiliz..


Sevgi ve aşktan girdiysek yine öyle devam edeyim biraz. Bence hala gerçekten sevmeyi çoğumuz bilemiyoruz. Çok uzun süreler zihnimizdeki kişiyi seviyoruz sadece, gerçekle asla alakası olmayan zihnimizde yarattığımız ideali ya da ulaşılamayacak fantaziyi. Oysa hayat ikisi de değil. Hepimiz hem biraz fantaziyiz hem de idealiz. Yani tek bir yol yok ama illa da karşımızdaki kişiye tek bir yol varmış gibi davranıyoruz ya da karşımızdaki kişi bizden tek bir yol olsana diye gözlerimizin içine bakıyor. Akademiyken çok sevdiğim bir kavram vardı, hala seviyorum ve bence hala akademinin içindeyim ''daha makale yazacağız, dur kızım nereye'' diyen danışmanıma da selam olsun buradan. Sevdiğim kavram 'simulakr' müthiş bir kavram, Baudrillard diyor ki (geçen sürekli takıldığımız barda, biri kafası aşırı iyiyken Baudrillard'ın okunuşunu doğru söyledi, bunun bir erkek olması ilgimi çekti, sabah yanımdaki arkadaşa dün gece ki muhabbet çok iyiydi dedim, bu arada sadece Baudrillard'ı doğru telaffuz ettiğini hatırlıyorum, arkadaş döndü bana dedi ki muhabbet yoktu aslında herkes oradan buradan kelimeler söylüyordu, o zaman anladım ki gece 2'den sonra edilen tamamen boş bir muhabbet aldanmayalım :) ). Neyse simulakr şu ''şeylerin asıl halleri'' ile ''şeylerin mış gibi'' halleri arasındaki bir yanılsama yani simulasyon. Bu psikosomatik hastalıklara benzeyen bir fenomen. Biriniz demiyor mu şimdi başlatma fenomenine falan:) Yani biz şeylerin asıl hallerini pek sevemiyoruz, şeylerin mış gibi hallerini sevip birer simulakr pozisyonunda yaşıyoruz hayatı. Şeylerin asıl hallerinin farkında mıyız peki? Buna yemin edebilirim ki dibine kadar farkındayız aslında her birimiz. Ama o kadar kendimize bile söyleyemiyoruz ki, söylesek duramayız. Aslolan şunu kabul etmek bence daha çok hem mış gibi olan haller de bizim, hem de gerçeğimiz iyisiyle, güzeliyle, sevabıyla, günahıyla burada ve içimizde. Hem birer fantaziyiz hem de realistiz. Kendi gerçeğini kabullenebilirse insan, başkasını da kolaylıkla kabullenir. Hırs yapan da, ego yapanda, üzülen de, yalnız insan olmaya çalışanda, tümüyle pozitif, tümüyle negatif olmaya çalışan da biziz. Tek doğru olan başlı başına tek bir doğru yok ve hepsiyiz ve yine başlı başına hiçbiri olamayız. Eril zihni bu konuda daha tekdüze ve gerçekçi buluyorum, dişil zihniyet bir yaşa kadar bu konuda epey yalpalıyor ve daha tek düze bakması yani olanı olduğu gibi görmesi yıllarını alıyor. Yalnız dişil zihin bunu bildikten sonra bir de zaten doğuştan sahip toplayıcılık enerjisiyle ortalığı da kasıp kavurabilir. Dişilin öyle bir gücü var. Burada eril ve dişil enerjiden bahsederken cinsiyet ayrımı yapmıyorum çünkü her insanda eril ve dişil enerji mevcut. Bunları dengelesin yeterli.


Geçen okuduğum bir yazıda Jeffries (bizim Stuart olan) akademiciler bunu iyi bilir. Eski '' ölüm bizi ayırana kadar'' tarzının yerini alma eğiliminde olan yeni ilişki tipleri hakkında ''bağlanma korkusu''nun yükselişine işaret etmiş. İlişkileri iyi günde kötü günde ne olursa olsun idame ettirecek boş bir çek imzalatmaya benzetmiş. Çok doğru buluyorum burayı, geçen ilginç bulduğum bir şey yaşamıştım 'biri dedi ki eğer sevgili olursak şu an konuştuğum (flörtlerden bahsediyor) hepsini silicem :) En azından dürüsttü tabi, ve tabi olayımız yine asla bu değil. (Bu da olmadı, bu da gol değil oğlum dedim gülerek yine içimden) Hepimiz kime tutunsak diye bakıyoruz işte. Gerçi tam olarak olayımız nedir bunu da pek bilemiyorum. Galiba olayımız salt sevgi. Önce kendimize öz sevgi. Kendini sevmeyi bilen öz sevmeyi de biliyor. Tutunma olmadan sadece sevgi ve yol arkadaşlığı üzerine olabilen ve biraz daha geç yaşta olan ilişkileri daha sağlıklı buluyorum. Diğerlerinin birbirine gerçek bir zindan yaşattığını gözlemliyorum. Böyle olmak zorunda değil.. Deneyimleyelim ve korkmayalım. Yalnızlığı da deneyimleyelim. Kendi başına kalmanın yalnızlık olmadığının idrakine varabilirsek işte o zaman daha doğru ilişkiler kurabilme yolunda adımlar atmış oluruz.


Kapatıyorum ve kapatırken tabi şöyle diyorum.


Dünya döner tek bir yana.

Yeryüzünde aşk durdukça.....

Belki sana yazarım, uğradığım bir şehirden.

Renkli bir kart atarım Mekke ya da Kudüs'ten..

Yüksek Sadakat- Aşk Durdukça ...



ree









 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Başlık Bulamadım

Biz ölümlüler, Âdem ve Havva’nın çocukları olarak hayatı böyle yaşayabilir miyiz?İstikametini, akışını, yerini yurdunu bulmuş; serazat bir akışla kendi varlık nehrinde akan bir hayat… Ama arkadaşlar,

 
 
 

Yorumlar


  • Twitter
  • LinkedIn

©2020, S.Akin tarafından kurulmuştur.

bottom of page